21 Ekim 2009 Çarşamba

Afşin : Bir Kıssa 1

Peygamber efendimizin Mübarek Mekke şehrindeki müşriklerin zulüm ve işkenceleri karşısında Yüce Allah’ın emri ile güzel Medine’ye hicretinin 225. ; büyük halife Harunnurreşid’in oğlu, inananların şimdiki emiri Mutasımbillah’ın saltanatının 7. yılında, Üşrüsene’li Türk komutan Haydar bin Kavus ya da daha bilinen adıyla Afşin’in yargılanmasının, hilafet vakanüvislerinden bendeniz Mugire bin Harun tarafından tutulan kayıtlarıdır. Hiçbir resmi özelliği bulunmayan bu yazılar, katibinin emniyeti için hiçbir zaman ve hiçbir yerde yüksek sesle okunmamalı yahut elleri ve dilleri uzun kişilerin gözlerinin erişebileceği bir yerde bırakılmamalıdır. Gerekli görüldüğü zamanda katibinin icazeti aranmadan imha edilebilirler. Bu kayıtların tutulmasının amacı, sadece katibin nefsi duyguları ve yaşananların istikbalde farklı ve daha az doğru biçimlerde anlatılacağı hakkında duyduğu kuşkudur.

Haydar bin Kavus yani Afşin’in zındıklık, hilafete ihanet ve savaş ganimetini gizleyerek hırsızlık yapma suçlarından yargılanmasını anlatmadan önce onu anlatmak gerekir. Afşin’in iki adam boyunda sarı saçlı bir dev olduğunu söyleyebilirim, zira elde ettiği zaferler ancak böyle bir görüntü ile mantıklı olabilirdi. Lakin bu adam benden bile kısaydı. Yine de herhangi bir Türk savaşçısı gibi demiri bükebilecek kadar güçlü ve yıllarca at sırtında yaşayabilecek kadar dayanıklı bir bedene sahipti. Saçları hep onu ilk gördüğüm günkü gibi uzun ve örgülü kaldı. O zamanlar ben genç bir katip, Afşin ise memleketi Üşrüsene’yi ve hizmetini sunmak için Medinetüsselam’a beş bin sadık cengaveriyle gelmiş bir gönüllüydü. Dış görünüşü adamlarından neredeyse farksızdı ama bir özelliği onu ayırt etmenizi sağlıyordu. Koyu mavi gözlerinden güçlenen delici bakışlar. Bu bakışların sahibiyle ileride dost olabileceğimi o zamanlar hiç düşünmemiştim. Tabii ki bunları daha sonra yeri geldiğinde anlatacağım.

Şimdi Afşin’in Medinetüsselam’a ya da buradaki yerli Farisiler’in dediği gibi Diyarubağdad’a gelmesinden tutuklanıp yargılanması arasında geçen 18 yılda neler yaptığını anlatmam gerekiyor. İlk işi ihtida olmak ve Halife’ye söz verdiği gibi Üşrüsene’yi fethetmek oldu. Devlete daha önce bağlanan ama sonra isyan eden akrabaları, Afşin’e ve liderlik ettiği İslam Ordusu’na dayanamayıp teslim oldu. Sonra halife onu Mısır’a çağırdı ve oradaki isyanlarla ilgilenmesini istedi. Afşin bu işi de başarıyla tamamlayınca asıl düşmanı ile karşılaşma şansını buldu. Memun onu Bizans’la cihat etmek için görevlendirdi. Afşin Bizans’ın Anadolu denen eyaletine birçok sefer düzenledi, geri dönerken sayısız ganimet ve esirle devleti onurlandırdı. Bu seferlerden birine Memun da katıldı. Ama vadesi dolmuştu ve Yüce Allah onu yanına çağırdı. Bu savaş anında bir de halifeliğin kime geçeceği sorunu baş gösterdi. Aslında Harunürreşid’in koyduğu kanuna göre Memun’un oğlu Abbas halife olmalıydı ama Afşin, Boğa ve Eşnas yani ordunun en nüfuzlu Türk kumandanları, annesi Söğd adında bir Türk cariye olduğu ve Türkler’e akrabalık hissedip yakın davrandığı için Harunurreşid’in diğer oğlu Ebu İshak’ı desteklediler. Yani Afşin şimdiki halifemiz Mutasımbillah’ın tahta çıkmasını sağlayanlardan biriydi.

Mutasım zamanında Afşin’in ilk icraatı Azerbaycan’da isyan eden Hürremiler’e karşı harekete geçmek oldu. Erdebil ve Bezz’e iki yıl süren savaşlar sonunda hakim olan Afşin isyanın lideri Babek’i dirisini elinden kaçırsa da ölüsünü yakalamayı bildi. Ama Afşin’in ve devletin dikkatini doğuya vermesi Bizans kafirlerini gayrete getirdi ve imparator Zibatra’yı yağmaladı. Buna çok sinirlenen Mutasım aynı şekilde karşılık vermeye karar verdi. Orduyu ikiye ayırdı. Kendisi güneyden giderken Afşin’i de Kuzeyden yolladı. Bizans imparatoru Afşin’den daha çok korktuğu için önce onunla savaşmak istedi ama korktuğu başına geldi ve mağlup olup başşehri olan Kostantiniyye’ye dönmek zorunda kaldı. Sonra Halife ve Afşin, Ankara denilen yerde buluşup ordularını birleştirdiler ve Bizans’ın Anadolu’daki en büyük şehri olan Ammuriye’yi kuşattılar. Bu şehrin zaptı hakkında o kadar çok menkibe anlatılmıştır ki, bunlardan birkaç cilt kitap bile yazılır. Ama Afşin’in kendisiyle yaptığım bir konuşmada, on iki günlük muhasaranın sadece ilk ve son günlerinde hücumlara katıldığını ve o sıralarda tutulduğu bir hastalık yüzünden şehrin surlarını tek eliyle değil iki eliyle yıkmak zorunda kaldığını söylemişti. Bu zafer İslam Devleti’nde öylesine büyük bir sevinç yarattı ki, Afşin’in Azerbaycan seferinden dönüşünde yapılan dillere destan şenliklerin daha görkemlileri günlerce sürdü. Halife Afşin’i bizzat “Seyfullah” diyerek onurlandırdı ve Ebu Temmam gibi ketum bir şair bile onun hakkında birkaç güzel söz söyledi.

İşte bu efsanevi kahraman bile bir gün zindana ve zincirlere layık olabilecek duruma düştü. Bu durumun asıl sebebinin Afşin’e yapılan suçlamalardan çok onu ve diğer Türk kumandanları kıskanan bazı kimseler olduğunu zannediyorum. Özellikle Halife’nin başveziri İbnüz-Zeyyat ve kadıların kadısı İbn Ebu Duad onu hiçbir zaman sevmemişlerdi. Hatta Memun’un oğlu Abbas halifeliği ele geçirmek için Afşin ve Eşnas Et-Türki’ye suikast düzenlemeye cüret etiğinde, Afşin’i cezalandırma yöntemleri hakkında eleştirmeye hatta suçlamaya cesaret edenler bu iki adam olmuştu.

Tabii ki Afşin gibi güçlü bir adamın açığını yakalamak çok zordur. O her zaman tedbirliydi ve kendisi hakkında kötü söz söylenmesindense aptal derecesinde cömert olmayı tercih ederdi. Ama onu alaşağı etmek isteyenlerin imdadına Afşin’in kayınbiraderi Mengü ve bir posta amiri yetişti.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Ebced'den Batınilik'e

Uzun zamandır atıl kalan blogumu hakkettiği bir şekilde diriltmeye kararlıyım.

Yıllardır televizyonlarda Ömer Çelakıl isimli bir doktor (ya da hala öğrenci kesin bir fikrim yok, tıp doktoru olduğundan eminim ama) ebced adındaki bir "ilimle" Kuranı Kerim'e dair bilinmeyen gerçekleri açıkladığını iddia ediyor. Böyle alengirli işlere meraklı bir çok TV kurdu ise sabahların bir yarılarına kadar süren programlarda kendisini ekrana çıkararak belki reyting peşinde koşuyorlar, belki de egolarını tatmin etmenin yeni yollarını deniyorlar, orası zaten beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren ebced ve onun kökeni. (Şimdi bu nereden aklıma geldi dersenişz, Saba Tümer bu adamı iki haftaya bir programına çıkarıyor.)
Öncelikle ebcedin Arapça'da harflerin rakamsal karşılıklarını veren bir disiplin olduğunu söylemek lazım. Harflerin sayısal karşılıkları alınarak kelimelere yeni anlamlar yüklenmesi temel esas. Bu yöntemle kelimelerin içine gizli mesajlar saklanabiliyor. Tarih düşürme edebiyattaki en yaygın kullanımlarından biri. Ayrıca Mehmet Akif'in babasının isim koyma yöntemi gibi masumane uygulamaları da bulunuyor. (Mehmet Akif'in asıl ismi Ragıyf'tır. Ragıyf ebcedde şairin doğum yılı olan 1290'a tekabül eder.) Ama Çelakılın yöntemine gelirsek işler hayli karışıyor. Kuranı Kerimin ebced ile yorumlanmasının doğru veya yanlış olduğu hakkında herhangibir fikir belirtmek bana düşmez ama nereden geldiğini bilmek ve bunu söylemek sanırım benim çapıma daha uygun olur.


Muhyiddin
Ebcedin Arapça'ya İbranice'den geçtiği yolunda belirgin bir görüş vardır. Zaten Arapça'da ebced İslamiyet'ten önce de kullanılıyordu. Ayrıca Hindistan ve İran kültürlerinde de ebced vardı. Ama kutsal metinler üzerindeki en yaygın uygulaması Kabala yahudiliğinde görülür. Yahudiliğin bu kolu ise İslamla iki noktada kesişir. Biri tabii ki Filistin. Diğeri ise İspanya. Daha önceleri İsmailiyye gibi şii mezheplerde görülmesine rağmen ebcedi zirveye çıkaran kişi İslam tarihinin en büyük alimlerinden olan İbnül Arabi 'dir. Büyük zat bir Maliki alimdir. Yani sunnidir. Fakat kendisi literatürdeki en önemli hurufi ve batıni eserlerin sahibidir.
İbnül Arabi'nin en büyük etkisi belki de Mevlevilik üzerindedir. Arabi'nin oğlum dediği yazıcısı Sadreddin Konevi, tabii ki Mevlana'nın yakın arkadaşı olan Sadreddin Konevi'dir. Mevlana'nın vahdet-i vücud görüşünün, bu konuyu bina etmiş kişi olan Arabi'den aldığı fikri kabul edilebilir. Ancak Arabi'nin gayrimüslimlere karşı yumuşak davranan Türk hükümdarlarını eleştirmesi, insancıl ve toplumsal barışçı Mevlana ile örtüşmeyen bir yanıdır. Yine de Anadolu tasavvufuna Arabi'nin koyduğu temel taşları kesinlikle görmezden gelinemez.
Batın
Peki Batınilik işin neresinden giriyor. Batıni düşünceyi açıklamak gerekirse, normal gözlerle görünmeyeni konu olarak alan bu bilim dalının, kendisi kabul etmemiş olsa da Hz. Ali'den başladığı fikri vardır. Tabii ki bu fikir tamamen şii temellidir. İşte ebced Batınilik'in gizli olanı bulma ve gizli kalma arzularını yerine getirebilecek bir vasıta olmuştur. Batınilik ise ününü İsmailiyye'ye borçludur. Muhtemelen Daviyye ve İsbitariyye'nin dolayısıyla Hristiyanlık'taki birçok ritin ve özellikle Masonluk'un atası olan Sabbahiyye namı diğer Haşhaşin tarikatı aslında İsmailiyye'yi İslam dünyasının başına geçirmek için kurulmuş bir terör örgütüydü. Zaten Batınilik İslam dünyasının genelinde hoş karşılanmamış ve ta Hallac zamanından beri genellikle idamlarla ödüllendirilmişti. Buna karşılık olarak Batıniler, bazı bilgilerin yalnızca havvasa has olduğunu avama açıklanmamasının gerektiği düşüncesini geliştirerek varlıklarını koruma altına aldılar. Bu zümresel ırkçı yaklaşım, Batınilik üzerine baskının az olduğu bir dönemde unutuldu ve üç idam birbirini izledi.


Fazlullah
Hurufi anlayışın temeli yine İbnül Arabi tarafından atılmıştır ancak bir tarikat olarak yükselmesi 14. yy sonlarında İran'da tüm mezheplere hoşgörülü bir tavır takınan Timur zamanında gerçekleşmiştir. Mevlana'nın bir beytinden etkilenerek hayatını tasavvufa adayan Esterabadlı Fazlullah, Tebriz'de Timur'un huzurunda yapılan sohbetlerde adını duyurdu. Kuran'a getirdiği hurufi yorum etkisini çabuk gösterdi. Hurufilik genel olarak ebcedinde dahil olduğu bir sayısal ve harfsel yorumlama yöntemiydi. Fazlullah bu yöntemle insanın kutsallığını öne çıkarmaya çalıştı. Bu disiplinin ayrıntıları burada gereksiz kalır. Ancak Fazlullah bu ayrıntılara dayanarak Allah'ın kendisinde zuhur ettiğini ilan edip resimdeki şekliyle insan yüzünde "Fazl" yazdığını, Kuran'da geçen tüm "Fazl" sözcükleriyle kendisinin kastedildiğini iddia edince ve bu iddiasını açıkça söyleyince işler değişti ve Timur'un emriyle idam edildi.
Onun öğrencisi ve halifesi Nesimi Fazlullah daha hayattayken Osmanlı sarayına gitmiş ancak Şeyh Edebali'nin uzun süreli etkisi sayesinde rağbet görmemişti. Nesimi'nin son durağı olan Halep, Sabbah İsmailiyye'sinden en çok zarar gören şehirdi. Ancak yöneticiler Nesimi'nin üstün edebi zekasına ve başlarda zararsız görülen Hurufi öğretilerine rağbet gösterdiler. Ama Nesimi'nin "enelhak" iddiası derisine ve başına mal oldu.
Bedreddin Simavi ise Fazlullah'la Mısır'dan dönüşündeki Tebriz ziyaretinde tanıştı. Daha sonra Osmanlı kadısı oaln Simavi ya da Şeyh Bedreddin, aslında temel fikirleri iki müridine ait olan sosyalist bir isyana önayak olunca, kendi idam fetvasına onay vermek zorunda kaldı.


İnsilah
Yirmi yıl içinde yaşanan bu üç dramatik olay Batıniliğin tekrar bir yeraltı örgütü haline gelmesine neden oldu. Batınilik günümüzde hala Nusayrilik gibi mezheplerle devam etmektedir. Ayrıca ebced ilmi de sürmektedir. Aslında günümüz ebcedçilerinin yeni birkaç buluşa göndermeleri dışındaki tüm bilgileri Ortaçağ İslam dünyasındaki Batıni geleneğe dayanır. Örneğin Çelakıl'ın çıkardığı onca kitaba, Fütuhatül Mekiyye ve Cavidanname kaynak oluşturmuş olabilir. Peki günümüzde yobazlık ve liberallik çığırtkanları kanlı bıçaklıyken bu eski ilme bu kadar müsamaha gösterilmesinin sebebi nedir? Diktatör devlet yöneticilerinden ya da tek görüşlü din alimlerinden arınılmış olması mı yoksa bilgi azlığından mütevellit umursamazlık mı? Bence ikinci şık daha akla yatkın. Tamam kesin doğru yoktur ya da biz insanlar ona ulaşamayacak kadar cahiliz ama tepkisizlik içimize işlediyse burnumuzun ucunda bile olsa batın olanı göremeyebiliriz. Veyahut tüm bu söylediklerimin sorumlusu Saba Tümer'dir bu yüzden bu yazı ona ithaf edilmiştir.
Aklımda kalan ve içinde Alevi, şii ve bektaşi kelimelerini barındıran onlarca soruyu kendimce cevaplayacağım sonraki yazım olan "Alevilik ve Şüphe" ye kadar esen kalınız. 118




20 Temmuz 2009 Pazartesi

BU BİR İSYAN MANİFESTOSUDUR!!!

Eğer bu konuda kendimi kaptırırsam akşama kalmaz ince bir hastalıktan hakkın rahmetine kavuşacağımı bildiğim için kendimi frenlemeye ve kısa ama öz yazacağıma şimdiden söz veriyorum ama ne olur bilemem aklım karışık ve dilim bilenmiş durumda.

Artık Bıktım. Dini yaşar gibi yapıp, onUn arkasına Saklanarak her haltı karıştıranlardan. İslam dini neden bu kadar sembolik oldu artık. İnsanlar neden sadece namaz kılarak, oruç tutarak, hacca giderek, zekat vererek ve bunlarla övünerek dindar olduklarını söyleyebiliyor. Neden başÖrtüsü sadece başı kapatıyor. Neden kandiller dini mesajların operatörleri kilitlediği Zaman aralıklarına haline geldi. Bu saydıklarımı yapan ve dinini hayatının her yerine sokmayı başarabilen mÜMinler üzerlerine alınmasınlar ama sessizlik de bir suçtur.

Zina sadece iki Beden ile mi yapılır? FAiz kredi kartının içindeyken masum mudur? Riya bir zamanların büyük günahı değil midir? Daha BAşında kaybediyoruz biz bu oyunu. Batının seMbolik pAzar ayinleriyle sınırlı dini içimize sindi artık. Aileler sancı içinde. Ve bizler hala bildiklerimizle yetinip körü körüne inanarak aslında imanımızı baştan yıpratıyoruz.

Bin yıl önce Yeseviler, Gazaliler, Hallaclar,Hayyamlar, İbn Arabiler, Rumiler, Tebriziler, Simavniler sormaktan korkmadan yaşadılar dinlerini. Aslında neye inandıklarını, aslında ne olduklarını farkedip, gerçek mümin olmanın yoluna ulaşmaya çalıştılar. şimdiyse bizler ne idüğü belirsiz adamların adım başı verdikleri fetvalara, din tacirlerinin akıl oyunlarına ve laik bir devletin din üzerine dayatmalarına aklımız ermez diyip ses çıkarmadan yaşayıp gidiyoruz. Sonra birisi sesinin çıktığını fark ediyor. Konuşuyor. Bağırıyor sonra. Ama cevabı hazır. Dünya senin bildiğin gibi değil. Eğer dünya öyle ise, yanışını kahkahalar atarak seyretmezsem şerefsizim.

Bu devir yüzdelik müslümanlar uykusundan uyanana kadar ben kış uykusuna yatıyorum. Ama kabus görmekten korkmuyorum.




23 Haziran 2009 Salı

Nerde Ulan Benim Tarihim?!!!

Biraz tehditkar biraz kaba saba, biraz da isyankar bir başlık attım ama olsun. İnsan içinde kalanları bir anda püskürmeye görsün. Bugün yazacağım blog da bir püskürüm olacak. Yıllardır bize medya ve pop kültür temsilcisileri tarafından empoze edilen "Türk Tarihi" hakkında püskürmek, kendimi aşmak ve hatta atalarımdan aldığım genlerle kafatası milliyetçiliğine varacak derecede höykürmek istiyorum. Nerde ulan benim tarihim?!


Bizim millet kadercidir. Üstüne biraz da çabuk unutur. Yani bize ne anlatırlarsa onu dinleriz. Eskiyi de unuttuk mu tam unuturuz. Medya ve edebiyat ve edebiyatı sömüren pis illet sinema son yıllarda, bu millete biraz tarih enjekte edelim dedi. Tarihimizin kahramanlık destanlarını anlatan kitaplar satış rekorlarını uzayın derinliklerine gönderirken, "dönem" filmleri furyası hem ağlatan, hem güldüren bir de üstüne düşündüren yapımlarla içimizi dışımıza çıkarıyor. Üstüne bir de televizyonlarda tarihin malzeme edildiği sohbet programları yapılmaya, medyatik olan bazı isimlerle reyting aranmaya başlandı. Televizyonlardaki programlar daha geniş açılı alıyor olayı ama sinema ve kitaplar gına getirtecek kadar belli dönemlere yoğunlaşmış durumdalar. Birinci dönem tabii ki Kurtuluş savaşı ve çevresi. İkincisi ve daha çok can sıkıcı olanı ise darbeler, özellikle 80. Uff baydınız be. İçim dışım sağ-sol çatışması oldu. Hem de sol taraflı. Lakin bizim tarihimiz ne ilginçlikler ne dalaverelerle doludur bir bilseniz.

Çok uzağa gitmeyelim. Kore'de savaşan binlerce askerimizin hatıraları kaybolmaya yüz tutuyor. Vakti zamanında yazılan hatıratlar ve romanların yaprakları sararırken, ne bir film ne bir belgesel çekildi doğru düzgün. İnsanın bari bir dizi çekin diyesi geliyor. Kore'de yaşanan kahramanlıklar, Dünya Savaşı'nı kılpayı kaçıran bir ordunun, inanılmaz hikayeleriyle doludur. Üstelik revaçta olan siyasi çatışmalarda var bu konunun içinde bir yerlerde. Kore'ye giden ilk tugayın en tepedeki iki subayının aralarındaki ayrılıklar hem binlerce kilometre ötede hem de geri döndüklerinde politik arenamızda ortaya çıktı. Ama şimdi birileri çıkıp, biz nasıl bulucaz o kadar teçhizatı, prodüksiyon ister bu işler derse bizzat ben gidip Steven Spielberg'den thompson filan istiyeceğim. Ayrıca İkinci dünya savaşı yıllarında ülkemizde yaşanan casusuluklar ve bilimum garip olay beş tane film on tane belgesel eder.

Çok fazla açılmaya gerek yok aslında. Osmanlı'nın geç tarihi bile binbir türlü hikayeyle dolu. Bertolucci çıkıp 68 Paris'inde öğrenci olaylarını arkaplana alan bir film çeviriyor da neden bizden biri çıkıp ne bileyim, 31 Mart olaylarını ya da Kırım Savaşı'nı ya da en azından Yeniçerilerin kaldırılmasını farklı bir açıdan ele alan bir şeyler üretmiyor. Benimkisi de laf hani. Bunların hakkında dosdoğru bir şeyler yapılmış değil ki yan ürünleri çıksın. Daha da geriye gidersek, Osmanlı sarayı da biraz eskitildi. Saraydan çıkın kardeşim. Bir iki yer gezin. Safevi Bağdat 'ı mesela, Kavalalı 'nın Mısır'ı mesela, Cezzar'ın Akka'sı mesela. Ama sarayda entrika var seks var, hatta eşcinsellik. bunlar varken benim popüler kültür afakanlarım kendilerini niye yorsun. Hazır aklıma gelmişken neden herkesi eşcinsel yapma yolunda bir eğilim var son zamanlarda. Bastırılmış bir şeyler mi çıkmaya çalışıyor. Neyse bu başka bir zamanın konusu.

Şimdilik daha fazla açılmak istemiyorum. Alain Paris'nin kitabından aşırılan bir Hürrem Sultan dizisine, ya da yıllar öncesinin biz yaptık oldu kafalı İstanbul Kanatlarımın Altında filmine saydırmaya başlarsam bu iş bitmez. Özetle, Türk insanına empoze edilen tarih anlayışı ki bu sadece ve sadece popüler kültür ile yapılabilir, belirli dönemleri kafa karıştırıcı mitler, taraflı görüşlerle dolduruluyor. Geri kalan kısımlar ise bazı garip fikirliler yüzünden tam anlamıyla efsane ve uydurma çöplüğüne dönüşüyor. Çünkü bizim insanımız, duyuyor ve bunu doğru zannediyor. Gerçekliğini araştırmıyor. Aslında bu herşey için geçerli. Yoksa ben de biraz öyle miyim? Yine de bununla sonuna kadar savaşacağım. İkimizden biri tarih olacak. Son olarak burada bir daha spor yazmamaya kendi kendime söz veriyorum...






26 Mayıs 2009 Salı

Bizimkisi futbolsa onlarınki ne?

Türk futbolu için çok önemli günler yaşanıyor. Birden fazla Anadolu takımının şampiyonluk için mücadele verdiği üstelik her zaman zirveye oynamaya alışık iki takımın çoktan tatil moduna girdiği bir yılı tekrar kaç yıl sonra görürüz bilemiyorum. Çünkü şüphelerim var; istikrar arkasından ağladığımız en önemli konu iken ve tribünlere oynamak için can atan başkanlarımız varken bu sürprizler önceden de olduğu gibi gelip geçici olacaklar ve günü kurtaran adamlar garip futbol kültürümüzün zirvesinde kalmaya devam edecekler.

Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş ülkemizde sadece futbolun değil neredeyse tüm spor dallarının itici roketleri olmaya alışıklar. Ancak egemenliklerinin temelinde kesinlikle vizyon ve istikrar bulunmuyor. Her yılın ayrı ayrı planlandığı, her türlü başarının ancak maddi kaynakları sonuna kadar kullanarak kazanıldığı bir sistemin varlığı yanızca bu üç takımı değil ülkemizde sporla ilgili neredeyse bütün kuruluşları ilgilendiriyor. Akıllıca planlamalar yapan takımlar ise hemen öne çıksalarda, istikrarın ülkemizde herhangibir yeri olmadığı için ömürlerinin sonunu sürpriz bir seçim ya da kısa bir başarısızlık döneminin tetiklediği planlı bir taraftar baskısı getirebiliyor.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen üç büyükler hala bir Avrupa kupası hayali kurabiliyorlar, bir de bunu ulu orta yerlerde dillendirmekten çekinmiyorlar. Her klübümüzün başarılı yanları birbirine eklense bile yine de bir Avrupa şampiyonu çıkaramayacağımız aslında bir fikir olsa da biraz de gerçek payı taşıyor. Mesela Galatasaray'ın altyapılardaki planlı ve istikrarlı çalışmalarını, Fenerbahçe'nin hızla sağlamlaşan maddi yapısı ve tesis sevdasına bir de Beşiktaş taraftarının açık ara en itici taraftar gücüne eklesek bile bu iyi yanlar tek başlarına gelmeyeceği için hep bir tehlike var olacaktır. Bir kere üç takımında futbol sporunu yönetim şekilleri kumdan kalemzin altını oymaya başlayacaktır. Galatasaray'ın genç oyuncuları iyi yetiştirmesine rağmen bunlara yüklediği büyük beklentiler artı ile eksinin toplanma etkisini yaratabilir. Fenerbahçe ise bunun tam tersi olarak hep pahalı oyunculara yöneliyor, başarı ise çok nadir gerçekleşiyor ve gidenlerin yerini alabilecek genç oyuncular olmadığı için herşeyin tekrar baştan başlaması kaçınılmaz oluyor. Beşiktaş'ın işi ise belkide en zor olanı. Çünkü eşine az rastlanan taraftar oluşumu iki ucu keskin bir bıçak olmaktan başka işe yaramıyor. İşler iyiye giderken destekleri hep faydalı oluyor ama tersi halinde enerjilerini kesinlikle yanlış yönlendiriyorlar.

Peki ülkemize bir Avrupa kupası nasıl girdi? Bu sorunun cevabı 6 yıl süren istikrarlı çalışma ve döneminin en başarılı takımı olmayı biraz da tesadüflere borçlu olan bir oyuncu grubu ve etkili bir takım idaresi olmalıdır. Yine de Avrupa başarısı ülkesinin şartlarının iki gömlek üstündeki bir takıma bile 4 yılda geldi ve iki sene sonra ortadan kayboldu.

Avrupa'nın istikrarı enbenimsemiş takımları; Porto, Ajax, Sevilla ve Lyon gibi takımlar bile Avrupa'nın dev klüplerine yetişmelerinin uzun zaman alacağının farkındalar. Bu takımların hiçbiri bizim büyüklerimizden daha fazla bütçelere sahip olmasalar da başarıya ulaşmanın yolunu daha iyi anlamış durumdalar. Neredeyse on yıldır uygulanan taktikler, yetiştirilen genç futbolcuların belli özellikleri kazanmaları için çalışılmasına imkan sağlıyor; hiçbir oyuncu yedek kulübesinde bekçilik yapması için alınmıyor, takıma giremeyecek bir çok oyuncu kariyerlerine ve yaşlarına dikkat edilmeksizin kiralık verilebiliyor, kalanlar ise başarıyla kadro rotasyonuna dahil edilebiliyor; futbolcularla yapılan sözleşmelere sadık kalııyor ve genç oyuncular satılırken bu sayede takıma katkı sağlmaktan çekinmiyor. Bu klüpler o kadar iyi yönetiliyorlarki, istikrarın sağlandığı bir ligdeki herhangibir vasat takım bile ligimizde şampionluk mücadelesi verebilecek bir futbol ve mücadele seyrettirebiliyor.

Peki durumumuza herhangi bir çözüm yok mu? Elbette var ancak bunları uygulayabilecek insanlara ve başarının sadece en nefret edilen takımı yenmekten ibaret olmadığını idrak edebilecek bir medya yok henüz. Klüpleri parayı bastıran yöneticilerin değil, maaşlı çalışan CEO'ların yönettiği, teknik direktörlerin tepelerinde sallanan ve üzerinde başka bir çalıştırıcının adı yazan kılıçlar altında çalışmadukları, müthiş hinterlandlara sahip altyapıların arada sırada bir yıldız değil de sürekli takım oyuncuları çıkarmaya odaklanacakları bir zaman da gelecektir. Ancak o zaman büyük başarıları hayal etmeye ve on yıl soraki bir Avrupa kupası için dilimizi yormaya başlayabiliriz.

30 Mart 2009 Pazartesi

Yerel Seçimler neye dalalet ede ki?

2009 yerel seçimleri geride kalırken, rakamların anlattıkları, partilerin tavırları ve tabii ki bu sonuçların altında yatan sebepler kafamı fena halde karıştırdı. Bu yüzden oturup bunları yazdım.

Seçim sonuçlarıaçılanırken AKP taraftarı olan herkes sanırım daha iyi sonuçlar bekliyordu. Daha farklı galibiyetler ve bazı illeri ele geçirme düşüncesi vardı bu partide. Ama sonuçlar biraz şevk kırıcı olmuş olmalı onlar için. Antalya'nın kaybedilmesi, Şanlıurfa ve Adana'da popüler adayları kabullenmemekle gelen durumlar, İstanbul ve Ankara'nın ve tabii ki birçok başka ilin beklenenden çekişmeli geçmesi ve tabii ki DTP'ye karşı Doğuda alınan ağır yenilgi AKP'nin başarısız olduğunu gösteriyor. Ama seçimlerin genel sonuçları hiç de iddia edildiği gibi bir yenilgi değil. Peki bu sonuçların sebepleri nelerdi?

Öncelikle AKP'nin kendisi. Son zamanlarda geliştirdikleri yeni tavır, yani muhalefete karşı yürüttükleri ateşe karşı ateş siyaseti biraz tepki çekti. Erdoğan dahil tüm parti yöneticilerinin agresif tavırları halkı biraz sindirdi. Ayrıca AKP aslında ülkemize doğrudan etkisi yalnızca piyasaları sarsmak ve tüm Dünya'da değer kaybeden doları yükseltmek olan krizi önemsemedi. Doların bize hep aynı şeyi yaptığı yani insanları tedirgin ettiğini ve onları savunmaya yönelik bir mali programa yönelttiğini, bunun sonucunda ise paraya ihtiyaç duyan ve ekonomimizin ana direkleri olan inşaat gibi sektörleri zor duruma soktuğu bir dönemde AKP harekete geçmek için çok bekledi. İşte bu iki sorun, AKP'nin tavrı ve ekonomik kriz bir başka güçlü etmeni ateşledi. Son birkaç seçimde AKP'ye oy veren temelde SP ve MHP gibi sağ partilerden kopan seçmenler, AKP'nin bir derse ihtiyacı olduğuna karar verdiler. Temelde yönetimini beğendikleri ancak bazı hataları bulunan iktidarı uyarmak amacını güden bu seçmenlerin gidişat düzelirse tekrak AKP'ye oy vermeleri gibi bir olasılık güçlü bir şekilde mevcut. Bu yüzden AKP'nin eski oy oranını bulamasa da tek başına iktidarını koruyabileceğini düşünmek mantıksız olmaz.

AKP taktik hataları da yaptı bu seçimde. Adana ve Şanlıurfa kendi adaylarına, Antalya'da rakip adaylara yaptıkları yüzünden AKP'ye yüz çevirdi. Balıkesir ve Manisa kolay hedef olarak görüldü. Doğu Anadolu'da DTP'ye karşı yapılan işler ise bir nedenle sonuç vermedi. Ancak AKP daha oyların sayımı bitmeden hatasını anladı. Başbakan seçim gecesi yaptığı açıklamada bazı dersler almaları gerektiğini söyledi. Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir mantığıyla, AKP cumhurbaşkanlığı seçimi ve kapatma davasından olduğu gibi yara aldı ama iyileşip eski gücüne kavuşması sanırım uzun sürmeyecek. Peki AKP akıllanma sürecine hazırlanırken diğerleri ne durumda?

CHP seçimlerde başarılı bir sonuç almış olabilir. Ancak gözden kaçırdıkları bazı sebep sonuç ilişkileri, sevinen CHP'lilerin başını ilerde ağrıtabilir.

Birincisi bu seçim bir yerel seçimdi. Yani genel seçimlerdeki gibi oy oranları gücünüzü belirlemiyor. İllerde kazanıyorsunuz ya da kaybediyorsunuz. Bu yüzden Ankara ve İstanbul'daki oy artışları CHP için başarı olarak değil de mağlubiyetin etkisini hafifleten hoş bir durum olarak görülmeli. Çünkü CHP oy oranlarında AKP'nin hala çok gerisinde.

CHP için ikinci risk Gandhi'nin Frankenstein'a dönüşme ihtimali. Halk tarafından sevildiğini İstanbul'da kanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, koltuğunu bırakmaya pek niyetli olmayan ve genel popülaritesi düşük Baykal'a rakip olursa ya da daha kötüsü partiyi Ecevit gibi bölerse CHP'liler bu seçimleri başarı olarak hatırlamaya devam ederler mi? Ayrıca CHP oy artışlarını biraz da Kılıçdaroğlu gibi adaylara borçlu. 2011'de bu siyasi anlayış bu adaylar kadar oy toplayabilir mi?

CHP'nin ilgilenmesi gereken son sorun hala bir Türkiye partisi olamamaları. Burada en somut gerçek rakamlar bize yardımcı olabilir. CHP İzmir'den Mersin'e kadar tüm kıyı şeridini ve tüm Trakya'yı bazı yerlerde rekor oy oranlarıyla kazansa da ülkenin İstanbul ve Ankara dışındaki bölümleri onlar için neredeyse felaket. Mesela AKP il belediye başkanlıklarında en düşük oyu %15 ile Hakkari'de aldı. Geri kalan illerde ise %20'nin altına hiç inmedi. İl meclislerinde ise %2o altını hiç görmediler. CHP'nin %10 geçemediği il sayısı ise 38. Yüzde biri ise tam 6 ilde geçemediler. İç Anadolu ve kuzeydoğudaki birçok ilde üçüncü parti bile olmadılar. Başka koşullar altında başka bir partinin genel başkanını istifaya götürebilecek bu sonuçlar, zafer kutlamalarına hazırlanan CHP'de görmezden geliniyor.

AKP'nin taktik hataları çok olsa da belki de en can alıcı hatayı CHP yaptı. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu
hali hazırda yıpranmış ve oylarının bir kısmını da MHP'ye kaptırmak istemeyen Melih Gökçek'in savunduğu Ankara'da aday yapılsaydı CHP üçte iki yapabilir, ve AKP'yi tam anlamıyla yenebilirdi. Muhtemelen Kılıçdaroğlu, proje adamı Kadir Topbaş'ın karşısında bir metrobüs, birkaç müze , biraz yol düzenlemesi ve sürekli uzatılan bir metro ağı kadar kısa kalabileceğini ve bazı yerlerde - bu yerler arasında zehirli su içmeye alışmış İzmir ve kesik sularla yaşamaya alışmış Ankara kesinlikle yok - sadece erdemli görünmenin somut işler karşısında işe yaramayacağını bilse bu işe bahiç başlamazdı sanırım.


CHP'nin oy dağılımındaki başarısızlığı az da olsa MHP için de geçerli, onların sorunu genelde güneydoğuda ve bazı batı illerinde. Tabii ki sürpriz bazı iller ve kucaklarına düşen Adana onlar için kesin başar. Fakat Ülkücüler için de genel seçimler muğlak.

DTP AKP'yi mağlup etmenin, en azından Kürtlere yönelik açılımları boşa çıkarmanın keyfini sürüyor. Ancak teröre bağlantıları ve ısrarlı uzlaşmaz tavırları yeni bir AKP atağı karşısında seçmenlerinin sadakatini sürdürmeye yarayabilir mi?

Diğer partilerin, önümüzdeki seçimlere baktığı, gerçek solun ve liberallerin tükenme noktasına geldiği bu seçimlerin panaroması bana göre bu şekilde. Dikkatli bakarsak siyasi partilerin hiçbiri seçimden üzgün ayrılmayabilir. Ama bir mağlup olmalı bu seçimlerde. O da tabii ki medya. Yozlaşmanın ve taraflı yayıncılığın tavan yaptığı bu seçimlerde ulusal yayın yapan neredeyse tüm TV ve gazeteler Cem Uzan'ın Star'ı haline gelmiş durumdalar. Halkın tarafsız haber ve yorumdan mahrum kaldığı bu günler sanırım 2 yıl sonraki seçimlere kadar buzluğa kaldırılacak. Umarım AKP gibi medya da bir yerde hata yaptığını anlama noktasına gelebilir. Bu laflarım kesinlikle iki taraf için de geçerli...

24 Mart 2009 Salı

Baykal , Türkiye ve 2. Dünya Savaşı


Bloglarıma Deniz Baykal'la başlamak istemezdim ama bi yerde mecbur kaldım. Malum yerel seçimler yaklaşıyor ve her seçimdeki gibi sandık tünelin ucunda görününce seviye düşüyor garip suçlamalar ve iddialar ortaya atılıyor. Söz ettiğim gibi ithamlar her iki taraftan da -hem muhalefet hem de iktidar- yaylım ateşi şeklinde geliyor. Ancak son zamanların modası olan "karne" davası dikkatimi çekti. Bilmeyenler için anlatayım, Erdoğan CHP iktidarlarını halkı karne ile tüketim maddelerini almaya mecbur bıraktığını söylerken, Baykal ise bu durumun 2. Dünya Savaşı yıllarında gerçekleşen ve zamanın cumhurbaşkanı ismet İnönü'nün Türkiye'yi savaştan uzak tutmak için verdiği mücadelenin bir sonucu olarak görerek bu önermeye karşı çıkıyor.

Erdoğan'ın genç iktidarıyla küflenmeye başlamış gerçeklere gönderme yapması etik değil, ama CHP'nin bu ithamlara cevabı da bir o kadara anlamsız. Ben 24 yaşındayım ve ebeveyinlerimin hatırladığı karne dönemleri Dünya Savaşı zamanında olamaz. Baykal 60 lar ve 70 lerdeki durumları göz ardı ederek argümanına sağlamlık kazandırmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken sarfettiği cümleler dikkat çekici. İsmet İnönü'nün Türkiye'yi savaştan kurtardığını iddia ediyor. Peki aslında gerçekten Türkiye, tüm Dünya'yı saran bu savaştan uzak durabildi mi?

2. Dünya Savaşı yılları Türkiye'sinin durumunu ele almak gerekiyor öncelikle. O yıllarda ülkemizin nüfusu hızla artarken gerekli atılımlar bir türlü yapılamamıştır. Türkiye tarımsal olarak kendine yeten bir ülke haline gelememiştir. Birçok önemli tarım ürünü, başlıcaları pamuk ve buğday olmak üzere, İngilizler'in kontrolündeki Mısır'dan ithal ediliyordur. Bunun saonucu olarak savaş öncesinde İngilizler'le yakınlaşma sağlanmıştır. Ancak Almanya'nın tavırları Türkiye'yi bu ülkeyle bir saldırmazlık paktı imzalamaya mecbur bırakmıştır. Bu tip anlaşmaların Almanya'yı pek bağlamadığı da daha sonra görülmüştür.

Savaş başladıktan sonra ise durumumuz kötüleşmeye başladı. akdeniz'e açılan Alman denizaltıları Atlantik'teki şhretlerini devam ettirmeye kararlıdırlar ve Mısır'a giden ve Mısır'dan hareket eden tüm gemileri hedef almaya başladıklarında Türkiye'nin zaten az olan buğday stokları iyice tehlikeye girmiştir. Üstelik Almanlar İtalyanlar'ın Yunanistan'daki başarısızlıklarını fırsat bilip tüm Balkanlar'a yayılarak Trakya sınırlarımıza dayanmışlardır. Birkaç yıl önce Bulgaristanın Türkiye sınırına yakın ormaların içerisinde bulunan Alman tankları, ve Karadeniz'e Tuna yoluyla indiği tespit edilen batık Alman denizaltıları aslında üzerimize yönelen tehlikeyi işaret etmektedir.

Üstüne üstlük, savaşın son zamanlarında Müttefikler, iki sebepten ötürü bizi savaşa sokmak için büyük çaba sarfetmişlerdir. Birinci sebep Almanlar'ı yeni cepheler açarak zayıtlatmak, ikincisi ise Türkiye'den hareket eden Müttefik güçlerinin Sovyetler'in tüm Doğu Avrupa'ya hakim olmasını önlemelerini sağlamaktı. Ayrıca Müttefikler Türk askerinin savaşma azmine ve cesaretine de ihtiyaç duyuyorlardı. Avrupa savaşını yönetenlerde ikisi General D. Eisenhower ve İngiliz başbakanı W. Churchill daha sonra yayınladıkları anılarında Türk askerlerine olan hayranlıklarını ve Türkiye'nin o dönemde savaşa girmesini ne kadar istediklerini açıklamışlarıdır.

Sonuçta felaket senaryoları gerçekleşmedi ve Türkiye olmadan da Almanya mağlup edildi.Ancak Türkiye yine de savaşa girmeye mecbur kaldı. Fiilen savaşmasak da Birleşmiş Milletler'e üye olabilmek için savaşa girmeyi şart koşan Müttefikler yüzünden Türkiye Japonya ve Almanya'ya savaş ilan etmiştir. Türkiye
2. Dünya Savaşı'nda yer almasa da kendisiyle pek ilgili olmayan Kore Savaşı'na katılmaya mecbur kalmış, Müttefkler'in desteğini kaybedince de İtalya'nın elinden alınan 12 Ada'nın Yunanistan'a verilmesine mani olamamıştır.


Tüm çekilen eziyetleri, kıtlık ve açlığı, Kore'de ne için savaştığı ve şehit olduğu belli olmayan
Türk askerlerini ve uluslararası düzeyde kaybedilen ve hala geri kazanılması için mücadele verilen prestijimizi düşününce savaşa gerçekten girmedik mi ve savaşa girmeli miydik soruları insanın aklını karıştırmıyor değil...