Peygamber efendimizin Mübarek Mekke şehrindeki müşriklerin zulüm ve işkenceleri karşısında Yüce Allah’ın emri ile güzel Medine’ye hicretinin 225. ; büyük halife Harunnurreşid’in oğlu, inananların şimdiki emiri Mutasımbillah’ın saltanatının 7. yılında, Üşrüsene’li Türk komutan Haydar bin Kavus ya da daha bilinen adıyla Afşin’in yargılanmasının, hilafet vakanüvislerinden bendeniz Mugire bin Harun tarafından tutulan kayıtlarıdır. Hiçbir resmi özelliği bulunmayan bu yazılar, katibinin emniyeti için hiçbir zaman ve hiçbir yerde yüksek sesle okunmamalı yahut elleri ve dilleri uzun kişilerin gözlerinin erişebileceği bir yerde bırakılmamalıdır. Gerekli görüldüğü zamanda katibinin icazeti aranmadan imha edilebilirler. Bu kayıtların tutulmasının amacı, sadece katibin nefsi duyguları ve yaşananların istikbalde farklı ve daha az doğru biçimlerde anlatılacağı hakkında duyduğu kuşkudur.
Haydar bin Kavus yani Afşin’in zındıklık, hilafete ihanet ve savaş ganimetini gizleyerek hırsızlık yapma suçlarından yargılanmasını anlatmadan önce onu anlatmak gerekir. Afşin’in iki adam boyunda sarı saçlı bir dev olduğunu söyleyebilirim, zira elde ettiği zaferler ancak böyle bir görüntü ile mantıklı olabilirdi. Lakin bu adam benden bile kısaydı. Yine de herhangi bir Türk savaşçısı gibi demiri bükebilecek kadar güçlü ve yıllarca at sırtında yaşayabilecek kadar dayanıklı bir bedene sahipti. Saçları hep onu ilk gördüğüm günkü gibi uzun ve örgülü kaldı. O zamanlar ben genç bir katip, Afşin ise memleketi Üşrüsene’yi ve hizmetini sunmak için Medinetüsselam’a beş bin sadık cengaveriyle gelmiş bir gönüllüydü. Dış görünüşü adamlarından neredeyse farksızdı ama bir özelliği onu ayırt etmenizi sağlıyordu. Koyu mavi gözlerinden güçlenen delici bakışlar. Bu bakışların sahibiyle ileride dost olabileceğimi o zamanlar hiç düşünmemiştim. Tabii ki bunları daha sonra yeri geldiğinde anlatacağım.
Şimdi Afşin’in Medinetüsselam’a ya da buradaki yerli Farisiler’in dediği gibi Diyarubağdad’a gelmesinden tutuklanıp yargılanması arasında geçen 18 yılda neler yaptığını anlatmam gerekiyor. İlk işi ihtida olmak ve Halife’ye söz verdiği gibi Üşrüsene’yi fethetmek oldu. Devlete daha önce bağlanan ama sonra isyan eden akrabaları, Afşin’e ve liderlik ettiği İslam Ordusu’na dayanamayıp teslim oldu. Sonra halife onu Mısır’a çağırdı ve oradaki isyanlarla ilgilenmesini istedi. Afşin bu işi de başarıyla tamamlayınca asıl düşmanı ile karşılaşma şansını buldu. Memun onu Bizans’la cihat etmek için görevlendirdi. Afşin Bizans’ın Anadolu denen eyaletine birçok sefer düzenledi, geri dönerken sayısız ganimet ve esirle devleti onurlandırdı. Bu seferlerden birine Memun da katıldı. Ama vadesi dolmuştu ve Yüce Allah onu yanına çağırdı. Bu savaş anında bir de halifeliğin kime geçeceği sorunu baş gösterdi. Aslında Harunürreşid’in koyduğu kanuna göre Memun’un oğlu Abbas halife olmalıydı ama Afşin, Boğa ve Eşnas yani ordunun en nüfuzlu Türk kumandanları, annesi Söğd adında bir Türk cariye olduğu ve Türkler’e akrabalık hissedip yakın davrandığı için Harunurreşid’in diğer oğlu Ebu İshak’ı desteklediler. Yani Afşin şimdiki halifemiz Mutasımbillah’ın tahta çıkmasını sağlayanlardan biriydi.
Mutasım zamanında Afşin’in ilk icraatı Azerbaycan’da isyan eden Hürremiler’e karşı harekete geçmek oldu. Erdebil ve Bezz’e iki yıl süren savaşlar sonunda hakim olan Afşin isyanın lideri Babek’i dirisini elinden kaçırsa da ölüsünü yakalamayı bildi. Ama Afşin’in ve devletin dikkatini doğuya vermesi Bizans kafirlerini gayrete getirdi ve imparator Zibatra’yı yağmaladı. Buna çok sinirlenen Mutasım aynı şekilde karşılık vermeye karar verdi. Orduyu ikiye ayırdı. Kendisi güneyden giderken Afşin’i de Kuzeyden yolladı. Bizans imparatoru Afşin’den daha çok korktuğu için önce onunla savaşmak istedi ama korktuğu başına geldi ve mağlup olup başşehri olan Kostantiniyye’ye dönmek zorunda kaldı. Sonra Halife ve Afşin, Ankara denilen yerde buluşup ordularını birleştirdiler ve Bizans’ın Anadolu’daki en büyük şehri olan Ammuriye’yi kuşattılar. Bu şehrin zaptı hakkında o kadar çok menkibe anlatılmıştır ki, bunlardan birkaç cilt kitap bile yazılır. Ama Afşin’in kendisiyle yaptığım bir konuşmada, on iki günlük muhasaranın sadece ilk ve son günlerinde hücumlara katıldığını ve o sıralarda tutulduğu bir hastalık yüzünden şehrin surlarını tek eliyle değil iki eliyle yıkmak zorunda kaldığını söylemişti. Bu zafer İslam Devleti’nde öylesine büyük bir sevinç yarattı ki, Afşin’in Azerbaycan seferinden dönüşünde yapılan dillere destan şenliklerin daha görkemlileri günlerce sürdü. Halife Afşin’i bizzat “Seyfullah” diyerek onurlandırdı ve Ebu Temmam gibi ketum bir şair bile onun hakkında birkaç güzel söz söyledi.
İşte bu efsanevi kahraman bile bir gün zindana ve zincirlere layık olabilecek duruma düştü. Bu durumun asıl sebebinin Afşin’e yapılan suçlamalardan çok onu ve diğer Türk kumandanları kıskanan bazı kimseler olduğunu zannediyorum. Özellikle Halife’nin başveziri İbnüz-Zeyyat ve kadıların kadısı İbn Ebu Duad onu hiçbir zaman sevmemişlerdi. Hatta Memun’un oğlu Abbas halifeliği ele geçirmek için Afşin ve Eşnas Et-Türki’ye suikast düzenlemeye cüret etiğinde, Afşin’i cezalandırma yöntemleri hakkında eleştirmeye hatta suçlamaya cesaret edenler bu iki adam olmuştu.
Tabii ki Afşin gibi güçlü bir adamın açığını yakalamak çok zordur. O her zaman tedbirliydi ve kendisi hakkında kötü söz söylenmesindense aptal derecesinde cömert olmayı tercih ederdi. Ama onu alaşağı etmek isteyenlerin imdadına Afşin’in kayınbiraderi Mengü ve bir posta amiri yetişti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder