Uzun zamandır atıl kalan blogumu hakkettiği bir şekilde diriltmeye kararlıyım.
Yıllardır televizyonlarda Ömer Çelakıl isimli bir doktor (ya da hala öğrenci kesin bir fikrim yok, tıp doktoru olduğundan eminim ama) ebced adındaki bir "ilimle" Kuranı Kerim'e dair bilinmeyen gerçekleri açıkladığını iddia ediyor. Böyle alengirli işlere meraklı bir çok TV kurdu ise sabahların bir yarılarına kadar süren programlarda kendisini ekrana çıkararak belki reyting peşinde koşuyorlar, belki de egolarını tatmin etmenin yeni yollarını deniyorlar, orası zaten beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren ebced ve onun kökeni. (Şimdi bu nereden aklıma geldi dersenişz, Saba Tümer bu adamı iki haftaya bir programına çıkarıyor.)
Öncelikle ebcedin Arapça'da harflerin rakamsal karşılıklarını veren bir disiplin olduğunu söylemek lazım. Harflerin sayısal karşılıkları alınarak kelimelere yeni anlamlar yüklenmesi temel esas. Bu yöntemle kelimelerin içine gizli mesajlar saklanabiliyor. Tarih düşürme edebiyattaki en yaygın kullanımlarından biri. Ayrıca Mehmet Akif'in babasının isim koyma yöntemi gibi masumane uygulamaları da bulunuyor. (Mehmet Akif'in asıl ismi Ragıyf'tır. Ragıyf ebcedde şairin doğum yılı olan 1290'a tekabül eder.) Ama Çelakılın yöntemine gelirsek işler hayli karışıyor. Kuranı Kerimin ebced ile yorumlanmasının doğru veya yanlış olduğu hakkında herhangibir fikir belirtmek bana düşmez ama nereden geldiğini bilmek ve bunu söylemek sanırım benim çapıma daha uygun olur.
Muhyiddin
Ebcedin Arapça'ya İbranice'den geçtiği yolunda belirgin bir görüş vardır. Zaten Arapça'da ebced İslamiyet'ten önce de kullanılıyordu. Ayrıca Hindistan ve İran kültürlerinde de ebced vardı. Ama kutsal metinler üzerindeki en yaygın uygulaması Kabala yahudiliğinde görülür. Yahudiliğin bu kolu ise İslamla iki noktada kesişir. Biri tabii ki Filistin. Diğeri ise İspanya. Daha önceleri İsmailiyye gibi şii mezheplerde görülmesine rağmen ebcedi zirveye çıkaran kişi İslam tarihinin en büyük alimlerinden olan İbnül Arabi 'dir. Büyük zat bir Maliki alimdir. Yani sunnidir. Fakat kendisi literatürdeki en önemli hurufi ve batıni eserlerin sahibidir.
İbnül Arabi'nin en büyük etkisi belki de Mevlevilik üzerindedir. Arabi'nin oğlum dediği yazıcısı Sadreddin Konevi, tabii ki Mevlana'nın yakın arkadaşı olan Sadreddin Konevi'dir. Mevlana'nın vahdet-i vücud görüşünün, bu konuyu bina etmiş kişi olan Arabi'den aldığı fikri kabul edilebilir. Ancak Arabi'nin gayrimüslimlere karşı yumuşak davranan Türk hükümdarlarını eleştirmesi, insancıl ve toplumsal barışçı Mevlana ile örtüşmeyen bir yanıdır. Yine de Anadolu tasavvufuna Arabi'nin koyduğu temel taşları kesinlikle görmezden gelinemez.
Yıllardır televizyonlarda Ömer Çelakıl isimli bir doktor (ya da hala öğrenci kesin bir fikrim yok, tıp doktoru olduğundan eminim ama) ebced adındaki bir "ilimle" Kuranı Kerim'e dair bilinmeyen gerçekleri açıkladığını iddia ediyor. Böyle alengirli işlere meraklı bir çok TV kurdu ise sabahların bir yarılarına kadar süren programlarda kendisini ekrana çıkararak belki reyting peşinde koşuyorlar, belki de egolarını tatmin etmenin yeni yollarını deniyorlar, orası zaten beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren ebced ve onun kökeni. (Şimdi bu nereden aklıma geldi dersenişz, Saba Tümer bu adamı iki haftaya bir programına çıkarıyor.)
Öncelikle ebcedin Arapça'da harflerin rakamsal karşılıklarını veren bir disiplin olduğunu söylemek lazım. Harflerin sayısal karşılıkları alınarak kelimelere yeni anlamlar yüklenmesi temel esas. Bu yöntemle kelimelerin içine gizli mesajlar saklanabiliyor. Tarih düşürme edebiyattaki en yaygın kullanımlarından biri. Ayrıca Mehmet Akif'in babasının isim koyma yöntemi gibi masumane uygulamaları da bulunuyor. (Mehmet Akif'in asıl ismi Ragıyf'tır. Ragıyf ebcedde şairin doğum yılı olan 1290'a tekabül eder.) Ama Çelakılın yöntemine gelirsek işler hayli karışıyor. Kuranı Kerimin ebced ile yorumlanmasının doğru veya yanlış olduğu hakkında herhangibir fikir belirtmek bana düşmez ama nereden geldiğini bilmek ve bunu söylemek sanırım benim çapıma daha uygun olur.
Muhyiddin
Ebcedin Arapça'ya İbranice'den geçtiği yolunda belirgin bir görüş vardır. Zaten Arapça'da ebced İslamiyet'ten önce de kullanılıyordu. Ayrıca Hindistan ve İran kültürlerinde de ebced vardı. Ama kutsal metinler üzerindeki en yaygın uygulaması Kabala yahudiliğinde görülür. Yahudiliğin bu kolu ise İslamla iki noktada kesişir. Biri tabii ki Filistin. Diğeri ise İspanya. Daha önceleri İsmailiyye gibi şii mezheplerde görülmesine rağmen ebcedi zirveye çıkaran kişi İslam tarihinin en büyük alimlerinden olan İbnül Arabi 'dir. Büyük zat bir Maliki alimdir. Yani sunnidir. Fakat kendisi literatürdeki en önemli hurufi ve batıni eserlerin sahibidir.
İbnül Arabi'nin en büyük etkisi belki de Mevlevilik üzerindedir. Arabi'nin oğlum dediği yazıcısı Sadreddin Konevi, tabii ki Mevlana'nın yakın arkadaşı olan Sadreddin Konevi'dir. Mevlana'nın vahdet-i vücud görüşünün, bu konuyu bina etmiş kişi olan Arabi'den aldığı fikri kabul edilebilir. Ancak Arabi'nin gayrimüslimlere karşı yumuşak davranan Türk hükümdarlarını eleştirmesi, insancıl ve toplumsal barışçı Mevlana ile örtüşmeyen bir yanıdır. Yine de Anadolu tasavvufuna Arabi'nin koyduğu temel taşları kesinlikle görmezden gelinemez.
Batın
Peki Batınilik işin neresinden giriyor. Batıni düşünceyi açıklamak gerekirse, normal gözlerle görünmeyeni konu olarak alan bu bilim dalının, kendisi kabul etmemiş olsa da Hz. Ali'den başladığı fikri vardır. Tabii ki bu fikir tamamen şii temellidir. İşte ebced Batınilik'in gizli olanı bulma ve gizli kalma arzularını yerine getirebilecek bir vasıta olmuştur. Batınilik ise ününü İsmailiyye'ye borçludur. Muhtemelen Daviyye ve İsbitariyye'nin dolayısıyla Hristiyanlık'taki birçok ritin ve özellikle Masonluk'un atası olan Sabbahiyye namı diğer Haşhaşin tarikatı aslında İsmailiyye'yi İslam dünyasının başına geçirmek için kurulmuş bir terör örgütüydü. Zaten Batınilik İslam dünyasının genelinde hoş karşılanmamış ve ta Hallac zamanından beri genellikle idamlarla ödüllendirilmişti. Buna karşılık olarak Batıniler, bazı bilgilerin yalnızca havvasa has olduğunu avama açıklanmamasının gerektiği düşüncesini geliştirerek varlıklarını koruma altına aldılar. Bu zümresel ırkçı yaklaşım, Batınilik üzerine baskının az olduğu bir dönemde unutuldu ve üç idam birbirini izledi.
Fazlullah
Hurufi anlayışın temeli yine İbnül Arabi tarafından atılmıştır ancak bir tarikat olarak yükselmesi 14. yy sonlarında İran'da tüm mezheplere hoşgörülü bir tavır takınan Timur zamanında gerçekleşmiştir. Mevlana'nın bir beytinden etkilenerek hayatını tasavvufa adayan Esterabadlı Fazlullah, Tebriz'de Timur'un huzurunda yapılan sohbetlerde adını duyurdu. Kuran'a getirdiği hurufi yorum etkisini çabuk gösterdi. Hurufilik genel olarak ebcedinde dahil olduğu bir sayısal ve harfsel yorumlama yöntemiydi. Fazlullah bu yöntemle insanın kutsallığını öne çıkarmaya çalıştı. Bu disiplinin ayrıntıları burada gereksiz kalır. Ancak Fazlullah bu ayrıntılara dayanarak Allah'ın kendisinde zuhur ettiğini ilan edip resimdeki şekliyle insan yüzünde "Fazl" yazdığını, Kuran'da geçen tüm "Fazl" sözcükleriyle kendisinin kastedildiğini iddia edince ve bu iddiasını açıkça söyleyince işler değişti ve Timur'un emriyle idam edildi.
Onun öğrencisi ve halifesi Nesimi Fazlullah daha hayattayken Osmanlı sarayına gitmiş ancak Şeyh Edebali'nin uzun süreli etkisi sayesinde rağbet görmemişti. Nesimi'nin son durağı olan Halep, Sabbah İsmailiyye'sinden en çok zarar gören şehirdi. Ancak yöneticiler Nesimi'nin üstün edebi zekasına ve başlarda zararsız görülen Hurufi öğretilerine rağbet gösterdiler. Ama Nesimi'nin "enelhak" iddiası derisine ve başına mal oldu.
Bedreddin Simavi ise Fazlullah'la Mısır'dan dönüşündeki Tebriz ziyaretinde tanıştı. Daha sonra Osmanlı kadısı oaln Simavi ya da Şeyh Bedreddin, aslında temel fikirleri iki müridine ait olan sosyalist bir isyana önayak olunca, kendi idam fetvasına onay vermek zorunda kaldı.
İnsilah
Yirmi yıl içinde yaşanan bu üç dramatik olay Batıniliğin tekrar bir yeraltı örgütü haline gelmesine neden oldu. Batınilik günümüzde hala Nusayrilik gibi mezheplerle devam etmektedir. Ayrıca ebced ilmi de sürmektedir. Aslında günümüz ebcedçilerinin yeni birkaç buluşa göndermeleri dışındaki tüm bilgileri Ortaçağ İslam dünyasındaki Batıni geleneğe dayanır. Örneğin Çelakıl'ın çıkardığı onca kitaba, Fütuhatül Mekiyye ve Cavidanname kaynak oluşturmuş olabilir. Peki günümüzde yobazlık ve liberallik çığırtkanları kanlı bıçaklıyken bu eski ilme bu kadar müsamaha gösterilmesinin sebebi nedir? Diktatör devlet yöneticilerinden ya da tek görüşlü din alimlerinden arınılmış olması mı yoksa bilgi azlığından mütevellit umursamazlık mı? Bence ikinci şık daha akla yatkın. Tamam kesin doğru yoktur ya da biz insanlar ona ulaşamayacak kadar cahiliz ama tepkisizlik içimize işlediyse burnumuzun ucunda bile olsa batın olanı göremeyebiliriz. Veyahut tüm bu söylediklerimin sorumlusu Saba Tümer'dir bu yüzden bu yazı ona ithaf edilmiştir.
Aklımda kalan ve içinde Alevi, şii ve bektaşi kelimelerini barındıran onlarca soruyu kendimce cevaplayacağım sonraki yazım olan "Alevilik ve Şüphe" ye kadar esen kalınız. 118
Fazlullah
Hurufi anlayışın temeli yine İbnül Arabi tarafından atılmıştır ancak bir tarikat olarak yükselmesi 14. yy sonlarında İran'da tüm mezheplere hoşgörülü bir tavır takınan Timur zamanında gerçekleşmiştir. Mevlana'nın bir beytinden etkilenerek hayatını tasavvufa adayan Esterabadlı Fazlullah, Tebriz'de Timur'un huzurunda yapılan sohbetlerde adını duyurdu. Kuran'a getirdiği hurufi yorum etkisini çabuk gösterdi. Hurufilik genel olarak ebcedinde dahil olduğu bir sayısal ve harfsel yorumlama yöntemiydi. Fazlullah bu yöntemle insanın kutsallığını öne çıkarmaya çalıştı. Bu disiplinin ayrıntıları burada gereksiz kalır. Ancak Fazlullah bu ayrıntılara dayanarak Allah'ın kendisinde zuhur ettiğini ilan edip resimdeki şekliyle insan yüzünde "Fazl" yazdığını, Kuran'da geçen tüm "Fazl" sözcükleriyle kendisinin kastedildiğini iddia edince ve bu iddiasını açıkça söyleyince işler değişti ve Timur'un emriyle idam edildi.
Onun öğrencisi ve halifesi Nesimi Fazlullah daha hayattayken Osmanlı sarayına gitmiş ancak Şeyh Edebali'nin uzun süreli etkisi sayesinde rağbet görmemişti. Nesimi'nin son durağı olan Halep, Sabbah İsmailiyye'sinden en çok zarar gören şehirdi. Ancak yöneticiler Nesimi'nin üstün edebi zekasına ve başlarda zararsız görülen Hurufi öğretilerine rağbet gösterdiler. Ama Nesimi'nin "enelhak" iddiası derisine ve başına mal oldu.
Bedreddin Simavi ise Fazlullah'la Mısır'dan dönüşündeki Tebriz ziyaretinde tanıştı. Daha sonra Osmanlı kadısı oaln Simavi ya da Şeyh Bedreddin, aslında temel fikirleri iki müridine ait olan sosyalist bir isyana önayak olunca, kendi idam fetvasına onay vermek zorunda kaldı.
İnsilah
Yirmi yıl içinde yaşanan bu üç dramatik olay Batıniliğin tekrar bir yeraltı örgütü haline gelmesine neden oldu. Batınilik günümüzde hala Nusayrilik gibi mezheplerle devam etmektedir. Ayrıca ebced ilmi de sürmektedir. Aslında günümüz ebcedçilerinin yeni birkaç buluşa göndermeleri dışındaki tüm bilgileri Ortaçağ İslam dünyasındaki Batıni geleneğe dayanır. Örneğin Çelakıl'ın çıkardığı onca kitaba, Fütuhatül Mekiyye ve Cavidanname kaynak oluşturmuş olabilir. Peki günümüzde yobazlık ve liberallik çığırtkanları kanlı bıçaklıyken bu eski ilme bu kadar müsamaha gösterilmesinin sebebi nedir? Diktatör devlet yöneticilerinden ya da tek görüşlü din alimlerinden arınılmış olması mı yoksa bilgi azlığından mütevellit umursamazlık mı? Bence ikinci şık daha akla yatkın. Tamam kesin doğru yoktur ya da biz insanlar ona ulaşamayacak kadar cahiliz ama tepkisizlik içimize işlediyse burnumuzun ucunda bile olsa batın olanı göremeyebiliriz. Veyahut tüm bu söylediklerimin sorumlusu Saba Tümer'dir bu yüzden bu yazı ona ithaf edilmiştir.
Aklımda kalan ve içinde Alevi, şii ve bektaşi kelimelerini barındıran onlarca soruyu kendimce cevaplayacağım sonraki yazım olan "Alevilik ve Şüphe" ye kadar esen kalınız. 118

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder