21 Ekim 2009 Çarşamba

Afşin : Bir Kıssa 1

Peygamber efendimizin Mübarek Mekke şehrindeki müşriklerin zulüm ve işkenceleri karşısında Yüce Allah’ın emri ile güzel Medine’ye hicretinin 225. ; büyük halife Harunnurreşid’in oğlu, inananların şimdiki emiri Mutasımbillah’ın saltanatının 7. yılında, Üşrüsene’li Türk komutan Haydar bin Kavus ya da daha bilinen adıyla Afşin’in yargılanmasının, hilafet vakanüvislerinden bendeniz Mugire bin Harun tarafından tutulan kayıtlarıdır. Hiçbir resmi özelliği bulunmayan bu yazılar, katibinin emniyeti için hiçbir zaman ve hiçbir yerde yüksek sesle okunmamalı yahut elleri ve dilleri uzun kişilerin gözlerinin erişebileceği bir yerde bırakılmamalıdır. Gerekli görüldüğü zamanda katibinin icazeti aranmadan imha edilebilirler. Bu kayıtların tutulmasının amacı, sadece katibin nefsi duyguları ve yaşananların istikbalde farklı ve daha az doğru biçimlerde anlatılacağı hakkında duyduğu kuşkudur.

Haydar bin Kavus yani Afşin’in zındıklık, hilafete ihanet ve savaş ganimetini gizleyerek hırsızlık yapma suçlarından yargılanmasını anlatmadan önce onu anlatmak gerekir. Afşin’in iki adam boyunda sarı saçlı bir dev olduğunu söyleyebilirim, zira elde ettiği zaferler ancak böyle bir görüntü ile mantıklı olabilirdi. Lakin bu adam benden bile kısaydı. Yine de herhangi bir Türk savaşçısı gibi demiri bükebilecek kadar güçlü ve yıllarca at sırtında yaşayabilecek kadar dayanıklı bir bedene sahipti. Saçları hep onu ilk gördüğüm günkü gibi uzun ve örgülü kaldı. O zamanlar ben genç bir katip, Afşin ise memleketi Üşrüsene’yi ve hizmetini sunmak için Medinetüsselam’a beş bin sadık cengaveriyle gelmiş bir gönüllüydü. Dış görünüşü adamlarından neredeyse farksızdı ama bir özelliği onu ayırt etmenizi sağlıyordu. Koyu mavi gözlerinden güçlenen delici bakışlar. Bu bakışların sahibiyle ileride dost olabileceğimi o zamanlar hiç düşünmemiştim. Tabii ki bunları daha sonra yeri geldiğinde anlatacağım.

Şimdi Afşin’in Medinetüsselam’a ya da buradaki yerli Farisiler’in dediği gibi Diyarubağdad’a gelmesinden tutuklanıp yargılanması arasında geçen 18 yılda neler yaptığını anlatmam gerekiyor. İlk işi ihtida olmak ve Halife’ye söz verdiği gibi Üşrüsene’yi fethetmek oldu. Devlete daha önce bağlanan ama sonra isyan eden akrabaları, Afşin’e ve liderlik ettiği İslam Ordusu’na dayanamayıp teslim oldu. Sonra halife onu Mısır’a çağırdı ve oradaki isyanlarla ilgilenmesini istedi. Afşin bu işi de başarıyla tamamlayınca asıl düşmanı ile karşılaşma şansını buldu. Memun onu Bizans’la cihat etmek için görevlendirdi. Afşin Bizans’ın Anadolu denen eyaletine birçok sefer düzenledi, geri dönerken sayısız ganimet ve esirle devleti onurlandırdı. Bu seferlerden birine Memun da katıldı. Ama vadesi dolmuştu ve Yüce Allah onu yanına çağırdı. Bu savaş anında bir de halifeliğin kime geçeceği sorunu baş gösterdi. Aslında Harunürreşid’in koyduğu kanuna göre Memun’un oğlu Abbas halife olmalıydı ama Afşin, Boğa ve Eşnas yani ordunun en nüfuzlu Türk kumandanları, annesi Söğd adında bir Türk cariye olduğu ve Türkler’e akrabalık hissedip yakın davrandığı için Harunurreşid’in diğer oğlu Ebu İshak’ı desteklediler. Yani Afşin şimdiki halifemiz Mutasımbillah’ın tahta çıkmasını sağlayanlardan biriydi.

Mutasım zamanında Afşin’in ilk icraatı Azerbaycan’da isyan eden Hürremiler’e karşı harekete geçmek oldu. Erdebil ve Bezz’e iki yıl süren savaşlar sonunda hakim olan Afşin isyanın lideri Babek’i dirisini elinden kaçırsa da ölüsünü yakalamayı bildi. Ama Afşin’in ve devletin dikkatini doğuya vermesi Bizans kafirlerini gayrete getirdi ve imparator Zibatra’yı yağmaladı. Buna çok sinirlenen Mutasım aynı şekilde karşılık vermeye karar verdi. Orduyu ikiye ayırdı. Kendisi güneyden giderken Afşin’i de Kuzeyden yolladı. Bizans imparatoru Afşin’den daha çok korktuğu için önce onunla savaşmak istedi ama korktuğu başına geldi ve mağlup olup başşehri olan Kostantiniyye’ye dönmek zorunda kaldı. Sonra Halife ve Afşin, Ankara denilen yerde buluşup ordularını birleştirdiler ve Bizans’ın Anadolu’daki en büyük şehri olan Ammuriye’yi kuşattılar. Bu şehrin zaptı hakkında o kadar çok menkibe anlatılmıştır ki, bunlardan birkaç cilt kitap bile yazılır. Ama Afşin’in kendisiyle yaptığım bir konuşmada, on iki günlük muhasaranın sadece ilk ve son günlerinde hücumlara katıldığını ve o sıralarda tutulduğu bir hastalık yüzünden şehrin surlarını tek eliyle değil iki eliyle yıkmak zorunda kaldığını söylemişti. Bu zafer İslam Devleti’nde öylesine büyük bir sevinç yarattı ki, Afşin’in Azerbaycan seferinden dönüşünde yapılan dillere destan şenliklerin daha görkemlileri günlerce sürdü. Halife Afşin’i bizzat “Seyfullah” diyerek onurlandırdı ve Ebu Temmam gibi ketum bir şair bile onun hakkında birkaç güzel söz söyledi.

İşte bu efsanevi kahraman bile bir gün zindana ve zincirlere layık olabilecek duruma düştü. Bu durumun asıl sebebinin Afşin’e yapılan suçlamalardan çok onu ve diğer Türk kumandanları kıskanan bazı kimseler olduğunu zannediyorum. Özellikle Halife’nin başveziri İbnüz-Zeyyat ve kadıların kadısı İbn Ebu Duad onu hiçbir zaman sevmemişlerdi. Hatta Memun’un oğlu Abbas halifeliği ele geçirmek için Afşin ve Eşnas Et-Türki’ye suikast düzenlemeye cüret etiğinde, Afşin’i cezalandırma yöntemleri hakkında eleştirmeye hatta suçlamaya cesaret edenler bu iki adam olmuştu.

Tabii ki Afşin gibi güçlü bir adamın açığını yakalamak çok zordur. O her zaman tedbirliydi ve kendisi hakkında kötü söz söylenmesindense aptal derecesinde cömert olmayı tercih ederdi. Ama onu alaşağı etmek isteyenlerin imdadına Afşin’in kayınbiraderi Mengü ve bir posta amiri yetişti.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Ebced'den Batınilik'e

Uzun zamandır atıl kalan blogumu hakkettiği bir şekilde diriltmeye kararlıyım.

Yıllardır televizyonlarda Ömer Çelakıl isimli bir doktor (ya da hala öğrenci kesin bir fikrim yok, tıp doktoru olduğundan eminim ama) ebced adındaki bir "ilimle" Kuranı Kerim'e dair bilinmeyen gerçekleri açıkladığını iddia ediyor. Böyle alengirli işlere meraklı bir çok TV kurdu ise sabahların bir yarılarına kadar süren programlarda kendisini ekrana çıkararak belki reyting peşinde koşuyorlar, belki de egolarını tatmin etmenin yeni yollarını deniyorlar, orası zaten beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren ebced ve onun kökeni. (Şimdi bu nereden aklıma geldi dersenişz, Saba Tümer bu adamı iki haftaya bir programına çıkarıyor.)
Öncelikle ebcedin Arapça'da harflerin rakamsal karşılıklarını veren bir disiplin olduğunu söylemek lazım. Harflerin sayısal karşılıkları alınarak kelimelere yeni anlamlar yüklenmesi temel esas. Bu yöntemle kelimelerin içine gizli mesajlar saklanabiliyor. Tarih düşürme edebiyattaki en yaygın kullanımlarından biri. Ayrıca Mehmet Akif'in babasının isim koyma yöntemi gibi masumane uygulamaları da bulunuyor. (Mehmet Akif'in asıl ismi Ragıyf'tır. Ragıyf ebcedde şairin doğum yılı olan 1290'a tekabül eder.) Ama Çelakılın yöntemine gelirsek işler hayli karışıyor. Kuranı Kerimin ebced ile yorumlanmasının doğru veya yanlış olduğu hakkında herhangibir fikir belirtmek bana düşmez ama nereden geldiğini bilmek ve bunu söylemek sanırım benim çapıma daha uygun olur.


Muhyiddin
Ebcedin Arapça'ya İbranice'den geçtiği yolunda belirgin bir görüş vardır. Zaten Arapça'da ebced İslamiyet'ten önce de kullanılıyordu. Ayrıca Hindistan ve İran kültürlerinde de ebced vardı. Ama kutsal metinler üzerindeki en yaygın uygulaması Kabala yahudiliğinde görülür. Yahudiliğin bu kolu ise İslamla iki noktada kesişir. Biri tabii ki Filistin. Diğeri ise İspanya. Daha önceleri İsmailiyye gibi şii mezheplerde görülmesine rağmen ebcedi zirveye çıkaran kişi İslam tarihinin en büyük alimlerinden olan İbnül Arabi 'dir. Büyük zat bir Maliki alimdir. Yani sunnidir. Fakat kendisi literatürdeki en önemli hurufi ve batıni eserlerin sahibidir.
İbnül Arabi'nin en büyük etkisi belki de Mevlevilik üzerindedir. Arabi'nin oğlum dediği yazıcısı Sadreddin Konevi, tabii ki Mevlana'nın yakın arkadaşı olan Sadreddin Konevi'dir. Mevlana'nın vahdet-i vücud görüşünün, bu konuyu bina etmiş kişi olan Arabi'den aldığı fikri kabul edilebilir. Ancak Arabi'nin gayrimüslimlere karşı yumuşak davranan Türk hükümdarlarını eleştirmesi, insancıl ve toplumsal barışçı Mevlana ile örtüşmeyen bir yanıdır. Yine de Anadolu tasavvufuna Arabi'nin koyduğu temel taşları kesinlikle görmezden gelinemez.
Batın
Peki Batınilik işin neresinden giriyor. Batıni düşünceyi açıklamak gerekirse, normal gözlerle görünmeyeni konu olarak alan bu bilim dalının, kendisi kabul etmemiş olsa da Hz. Ali'den başladığı fikri vardır. Tabii ki bu fikir tamamen şii temellidir. İşte ebced Batınilik'in gizli olanı bulma ve gizli kalma arzularını yerine getirebilecek bir vasıta olmuştur. Batınilik ise ününü İsmailiyye'ye borçludur. Muhtemelen Daviyye ve İsbitariyye'nin dolayısıyla Hristiyanlık'taki birçok ritin ve özellikle Masonluk'un atası olan Sabbahiyye namı diğer Haşhaşin tarikatı aslında İsmailiyye'yi İslam dünyasının başına geçirmek için kurulmuş bir terör örgütüydü. Zaten Batınilik İslam dünyasının genelinde hoş karşılanmamış ve ta Hallac zamanından beri genellikle idamlarla ödüllendirilmişti. Buna karşılık olarak Batıniler, bazı bilgilerin yalnızca havvasa has olduğunu avama açıklanmamasının gerektiği düşüncesini geliştirerek varlıklarını koruma altına aldılar. Bu zümresel ırkçı yaklaşım, Batınilik üzerine baskının az olduğu bir dönemde unutuldu ve üç idam birbirini izledi.


Fazlullah
Hurufi anlayışın temeli yine İbnül Arabi tarafından atılmıştır ancak bir tarikat olarak yükselmesi 14. yy sonlarında İran'da tüm mezheplere hoşgörülü bir tavır takınan Timur zamanında gerçekleşmiştir. Mevlana'nın bir beytinden etkilenerek hayatını tasavvufa adayan Esterabadlı Fazlullah, Tebriz'de Timur'un huzurunda yapılan sohbetlerde adını duyurdu. Kuran'a getirdiği hurufi yorum etkisini çabuk gösterdi. Hurufilik genel olarak ebcedinde dahil olduğu bir sayısal ve harfsel yorumlama yöntemiydi. Fazlullah bu yöntemle insanın kutsallığını öne çıkarmaya çalıştı. Bu disiplinin ayrıntıları burada gereksiz kalır. Ancak Fazlullah bu ayrıntılara dayanarak Allah'ın kendisinde zuhur ettiğini ilan edip resimdeki şekliyle insan yüzünde "Fazl" yazdığını, Kuran'da geçen tüm "Fazl" sözcükleriyle kendisinin kastedildiğini iddia edince ve bu iddiasını açıkça söyleyince işler değişti ve Timur'un emriyle idam edildi.
Onun öğrencisi ve halifesi Nesimi Fazlullah daha hayattayken Osmanlı sarayına gitmiş ancak Şeyh Edebali'nin uzun süreli etkisi sayesinde rağbet görmemişti. Nesimi'nin son durağı olan Halep, Sabbah İsmailiyye'sinden en çok zarar gören şehirdi. Ancak yöneticiler Nesimi'nin üstün edebi zekasına ve başlarda zararsız görülen Hurufi öğretilerine rağbet gösterdiler. Ama Nesimi'nin "enelhak" iddiası derisine ve başına mal oldu.
Bedreddin Simavi ise Fazlullah'la Mısır'dan dönüşündeki Tebriz ziyaretinde tanıştı. Daha sonra Osmanlı kadısı oaln Simavi ya da Şeyh Bedreddin, aslında temel fikirleri iki müridine ait olan sosyalist bir isyana önayak olunca, kendi idam fetvasına onay vermek zorunda kaldı.


İnsilah
Yirmi yıl içinde yaşanan bu üç dramatik olay Batıniliğin tekrar bir yeraltı örgütü haline gelmesine neden oldu. Batınilik günümüzde hala Nusayrilik gibi mezheplerle devam etmektedir. Ayrıca ebced ilmi de sürmektedir. Aslında günümüz ebcedçilerinin yeni birkaç buluşa göndermeleri dışındaki tüm bilgileri Ortaçağ İslam dünyasındaki Batıni geleneğe dayanır. Örneğin Çelakıl'ın çıkardığı onca kitaba, Fütuhatül Mekiyye ve Cavidanname kaynak oluşturmuş olabilir. Peki günümüzde yobazlık ve liberallik çığırtkanları kanlı bıçaklıyken bu eski ilme bu kadar müsamaha gösterilmesinin sebebi nedir? Diktatör devlet yöneticilerinden ya da tek görüşlü din alimlerinden arınılmış olması mı yoksa bilgi azlığından mütevellit umursamazlık mı? Bence ikinci şık daha akla yatkın. Tamam kesin doğru yoktur ya da biz insanlar ona ulaşamayacak kadar cahiliz ama tepkisizlik içimize işlediyse burnumuzun ucunda bile olsa batın olanı göremeyebiliriz. Veyahut tüm bu söylediklerimin sorumlusu Saba Tümer'dir bu yüzden bu yazı ona ithaf edilmiştir.
Aklımda kalan ve içinde Alevi, şii ve bektaşi kelimelerini barındıran onlarca soruyu kendimce cevaplayacağım sonraki yazım olan "Alevilik ve Şüphe" ye kadar esen kalınız. 118